Temmuz 2007 için Arşiv

Artık yalan söyleyeni dokuz köye muhtar yapıyorlar.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Artık yalan söyleyeni dokuz köye muhtar yapıyorlar.

Hayat pahalılığı o kadar arttıki, KİRALIK evler artık KRALLIK.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Hayat pahalılığı o kadar arttıki, KİRALIK evler artık KRALLIK.

Yemekte salça kadında 90-60-90.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Yemekte salça kadında 90-60-90.

Bakırköyden Hale, Jale, Lale taşınmıştır. Kamuoyuna duyurulur.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Bakırköyden Hale, Jale, Lale taşınmıştır. Kamuoyuna duyurulur.

Tüm Ülke çığırıyoruz.Küz külleri kibiyis. heç behar yaşamedik….amma dertli bir Milletmişiz yahu.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Tüm Ülke çığırıyoruz.Küz külleri kibiyis. heç behar yaşamedik….amma dertli bir Milletmişiz yahu.

Tüm Ülke çığırıyoruz.Küz külleri kibiyis. heç behar yaşamedik….amma dertli bir Milletmişiz yahu.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Tüm Ülke çığırıyoruz.Küz külleri kibiyis. heç behar yaşamedik….amma dertli bir Milletmişiz yahu.

Memurlar maaş artışlarına KÜS KÜS gülüyorlar..

Pazar, 22 Temmuz 2007

Memurlar maaş artışlarına KÜS KÜS gülüyorlar..

Artık devir değişti, tabi ÇELİKte degişti. PLASTİK oldu.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Artık devir değişti, tabi ÇELİKte degişti. PLASTİK oldu.

ALTIN KALPLİ sunucunuz soyuldu. Şu an kalp cerrahide acil KALP nakli bekliyor.

Pazar, 22 Temmuz 2007

ALTIN KALPLİ sunucunuz soyuldu. Şu an kalp cerrahide acil KALP nakli bekliyor.

Hakan Şükür sonunda ÇİZMEyi aştı.gol attı.

Pazar, 22 Temmuz 2007

Hakan Şükür sonunda ÇİZMEyi aştı.gol attı.

Sigara sağlığa zararlıdır. ( İmza puro )

Pazar, 22 Temmuz 2007

Sigara sağlığa zararlıdır. ( İmza puro )

Ayşecik Doğum Günü Kutluyor

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşecik Doğum Günü Kutluyor

Sabah kahvaltıda anne “Ayşecik, bugün doğum günün” dedi.

Ayşecik çok sevindi.

Ömercik sordu:

- Benim doğum günüm ne zaman?

Anne “Beş ay sonra ” dedi.

“Şimdi Şubat.

Sonra Mart, Nisan, Mayıs, Haziran.

İşte doğum günün o zaman”

Ömercik üzüldü.

“Daha çok var” dedi.

Anne pasta yaptı.

Hala kek pişirdi.

Ayşecik masayı hazırladı.

Baba mum getirdi.

Ayşecik mumları saydı.

Yedi tane mum var.

Sen de say.

Her şey hazır olunca masaya oturdular.

Şarkı söylediler.

- İyi ki doğdun Ayşecik! İyi ki doğdun Ayşecik!

Ayşecik mumları üfledi.

Herkes alkışladı.

Ayşecik pastayı kesti.

Altı dilime ayırdı.

Bircan öttü.

“Beni unuttunuz!” demek istedi.

Hepsi güldüler.

Hala armağanları getirdi.

Dört tane paket var.

Ayşecik paketleri açtı.

Baba kitap almış.

Anne bebek almış.

Hala elbise dikmiş.

Nine atkı örmüş.

Kitap mavi.

Elbise kırmızı.

Atkı beyaz.

Sen de çiz ; boya.

Bebek çok güzel.

Gözlerini yumuyor.

Yatırınca ağlıyor.

Ayşecik armağanları çok beğendi.

Büyüklerinin elini öptü.

Sonra teşekkür etti.

Ömercik “Abla, bu balon senin” dedi.

Sen de çiz ; boya.

Ayşecik “Armağan almak ne güzel!” dedi.

Armağan vermek de güzeldir.

Ayşecik Bahçede

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşecik Bahçede

İşte bahçe.

Bu elma ağacı.

Bu şeftali ağacı.

Baba çitleri onarıyor.

Anne çiçek suluyor.

Hala gül topluyor.

Nine yün örüyor.

Ayşecik Bircan’ı bahçeye çıkardı.

Kafesi dala astı.

Bircan cik cik diye ötüyor.

Ömercik ağaca tırmandı.

Elma topluyor.

Bir elma yere düştü.

Ninenin yün torbasına girdi.

Anne ile baba güldü.

Hala kızdı :”Yaramazlık yok!” dedi.

Ayşecik koştu; elmayı torbadan çıkardı.

Nine şaşırdı.

“Elma torbada ne arıyor?” dedi.

Ayşecik yanıt verdi :

- Görmedin mi?

Elma düştü; torbaya girdi.

Nine “Hayır; gözlerim iyi görmüyor. Kulaklarım iyi duymuyor ” dedi.

Hepsi çok üzüldü.

Karakedi ağaca çıktı.

Kafesi yokladı.

Bircan çırpındı.

Ayşecik bağırdı.

Baba koştu ; karakediyi kovaladı.

Bircan çok korktu.

Üç gün hiç ötmedi.

Ayşecik Çiftliği Dolaşıyor

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşecik Çiftliği Dolaşıyor

Ayşecik babası ile çiftliğe gitti.

Orada atlar vardı.

Biri çok küçüktü.

Ayşecik ona su verdi.

Elinden şeker yedi.

“Senin adın Fadik olsun” dedi.

Seyis Ali onu ata bindirdi.

At üstünde dolaşmak ne güzeldi!

Fatma Bacı süt sağıyordu.

Ayşecik “Ben de yaparım ” dedi.

Ama koyunun canı acıdı.

Ayşecik çok üzüldü.

Sonra süt içti.

Taze süt çok güzeldi.

Ayşecik fidan dikti.

Osman Ağa su getirdi.

Ayşecik fidanı suladı.

Osman Ağa “Fidan boy atacak, ağaç olacak ” dedi.

Ayşecik “Meyvesinden de yeriz” diye sevindi.

Ağaç dikmek çok güzeldi.

Ayşecik kovanların yanına gitti.

Baba seslendi :”Sakın yaklaşma!” dedi.

Arılar vızıldıyordu.

Onlar bal yapıyordu.

Ayşecik balı çok sever.

Ayşecik Karabaş’ın kulübesine baktı.

Karabaş uyuyordu.

- Uyan Karabaş, uyan!

İşte sana bir kemik.

Karabaş hav hav diye havladı.

Karabaş kemiği çok sever.

Güneş batarken çiftlikten ayrıldılar.

Osman Ağa, Seyis, Fatma Bacı el salladılar.

Ayşecik ile babası da el salladı.

Aldıkları bal ve sütle eve döndüler.

Ayşecik Rüya Görüyor

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşecik Rüya Görüyor

Ayşecik yatağına yattı.

Derin bir uykuya daldı.

Rüyada karanlık bir ormandaydı.

Ayşecik önce çok korktu.

Ağlamaya başladı.

Birden “Ağlama küçük kız!” diye bir ses duydu.

Ayşecik dönüp baktı.

Bir de ne görsün?

Karşısında kocaman bir ayı duruyordu!

Ayı çok sevimliydi.

Ona :”Gel ,benimle arkadaş ol.” dedi.

Ayşecik ayının kucağına oturdu.

Ormanı gezmeye çıktılar.

Yolda arslana rastladılar.

Onun uzun yelesi vardı.

Arslan kükredi.

“Bu küçük kız kim?” diye sordu.

Ayı yanıt verdi:

- Bu kız benim arkadaşım. Gel, sen de bize katıl.

Arslan da onlara katıldı.

Az ileride maymunlar top oynuyordu.

Küçük maymun topu attı.

Ayşecik tuttu.

Maymun eliyle bir işaret yaptı.

“Topu bana at” demek istiyordu.

Böylece oyun başladı.

Maymun topu tutuyor, sevinçle zıplıyordu.

Bir sincap yanlarına geldi.

Kucak dolusu fıstık getirdi.

Ayşecik hepsini yedi.

Orman çok sıcaktı.

Ayşecik terledi.

“Su olsa da yıkansam” dedi.

Bunu duyan fil hortumuyla su fışkırttı.

Onun çok uzun hortumu vardı.

Ayşecik ıslandı.

Ama bir güzel serinledi.

Hepsi güldüler.

Ağaçtan bir yılan sarktı.

Ayşecik korku ile bağırdı.

Arslan “Korkma; kötülük yapmazsan, sana dokunmaz” dedi.

Yılan kaydı gitti.

Ayşecik derin bir oh çekti.

Ormanda bütün hayvanlar ona çok iyi davrandı.

Bir dediğini iki etmediler.

Ayşecik de onları çok sevdi.

“Eskiden sizden korkardım. Oysa şimdi arkadaş olduk” dedi.

Bu sırada Bircan uzun uzun öttü.

Ayşecik uyandı.

Baba ona “Bugün hayvanat bahçesine gitmek ister misin?” diye sordu.

Ayşecik çok sevindi.

“Evet, isterim. Çünkü bütün hayvanlar benim arkadaşım” dedi.

Ayşecik Yolda

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşecik Yolda

Ayşecik sınıfını geçti.

Bütün derslerinden Pekiyi aldı.

Annesi, babası ona “Tatili hakettin Ayşecik” dediler.

Ayşecik sevindi.

“Yaşa anne! Yaşa baba!” diye bağırdı.

Anne bavul hazırladı.

Ayşecik ona yardım etti.

Hala “Mayonu unutma.” dedi.

Baba biletini aldı.

Ayşecik trenle gidecekti.

Bütün aile istasyona geldiler.

Onu yolcu edeceklerdi.

Tren orada duruyordu.

İstasyon çok kalabalıktı.

Herkes birbirine veda ediyordu.

Ayşecik hüzünlendi.

“Sizi özleyeceğim” dedi.

Trene bindi.

Başını camdan çıkardı.

Tren ” düüüt” diye öttü.

Sonra ağır ağır hareket etti.

Ayşecik ailesine el salladı.

Ailesi de ona el salladı.

Ayşecik dışarıyı seyretmeye başladı.

Tren “çuf çuf” diye gidiyordu.

Gittikçe de hızlandı.

Bir tarladan geçtiler.

Tarlada köylüler çalışıyordu.

Ayşecik “Acaba ne topluyorlar?” diye düşündü.

Yanındaki adam “pamuk” diye yanıt verdi.

Evet, bunlar pamuk tarlasıydı.

Adam “Pamuk sıcak ve yağışlı iklimde yetişir” dedi.

Tren geniş bir düzlüğe girdi.

Bu düzlükte sarı sarı ekinler vardı.

Ayşecik yanındaki adama sordu:

- Bunlar nedir?

- Buğday.

- Ben hiç buğday görmedim.

- Ekmek buğdaydan olur, dedi adam.

Ayşecik aklından “Bu amca her şeyi biliyor” diye geçirdi.

Meğer adam öğretmenmiş.

Ayşecik “Öğretmen olmak ne güzel! Ben de okuyup öğretmen olacağım” dedi.

Tren su kenarından geçiyordu.

Ayşecik deniz sandı.

Oysa tuz gölüymüş.

Bu gölden tuz çıkarmış.

Ayşecik “Yolculuk yapmak ne güzel!” diye düşündü.

İnsan bilmediği birçok şeyi öğreniyor.

Ayşecik gelecek tatilde yolculuk yapmaya karar verdi.

Anne ile Oğulları

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Anne ile Oğulları

Bir kadıncağızın altı tane oğlu varmış. Varmış ama üzüntüsü de hiç bitmezmiş. Oğlanlar her gün :

- Ben güçlüyüm! der, durmadan kavga ederlermiş.

Bir gün kavga ederlerken güngörmüş bir ihtiyar çıkagelmiş. Yanında da kocaman bir kurt varmış.

İhtiyar:

- İçinizden en güçlüsünü ben bulacağım. Yalnız bunun için sizi küçük bir denemeden geçireceğim, demiş.

Oğlanların her biri öne fırlayıp:

- Önce beni dene. Çünkü daha kuvvetliyim, diye atılmış.

İhtiyar onlara tek tek gelmelerini işaret etmiş. Sonra da kurdu üzerlerine salmış. Her biri bir yerinden yaralanmış. Kiminin kolu, kiminin başı, kiminin de bacağı kanamış.

Aradan üç gün geçmiş. Altı kardeş başlamışlar kavga etmeye. Biri :

- Bu yumruk nasıl, beğendin mi? demiş.

Diğeri :

- Ya bu tekmeye ne dersin? diye vurmuş da vurmuş.

Tesadüf bu ya bizim ihtiyar, yanında kocaman kurdu ile çıkagelmiş. Bu kez kurdu salıp, oğlanlara :

- Hep beraber saldırın, diye bağırmış.

Altısı birden kurdun üzerine çullanmışlar. Biri kuyruğundan tutmuş, öteki kulağından. Biri vurmuş, öteki tekmelemiş. Kısacası, hepsi birer iş görmüş. Kurdun da işi bitmiş.

İhtiyar gülmüş:

- Kimin daha güçlü olduğunu şimdi gördünüz. Birlik olduğunuz zaman sizden güçlüsü yok, demiş. Sonra uzaklaşıp gitmiş.

Oğlanlar o günden sonra bir daha kavga etmemişler. Anneleri de artık hiç üzülmüyormuş

Ağaç Eken Adam

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ağaç Eken Adam

Kırk sene önce uzun bir yürüyüşe çıktım. Turistlerin bilmediği dağ yollarında, Alp Dağları’nın Provence’a uzandığı bölgede dolaştım.

Arazinin güney ve güneydoğusu Durance nehrinin kolları ile - Sisteron ve Mirebeau- çevrilidir. Kuzeyinde Drome nehrinin kaynağından, Die’ya kadar uzanan kolu, batısında ise Comtat Venaissin yaylası ve Ventoux Dağı’nın tepeleri yer alır. Gezi bölgem Drome’un güneyindeki kuzey Basses Alplerinin tamamını ve Vaucluse’un küçük bir parçasını da içine alıyordu.

Yürüyüşe çıktığım bu terkedilmiş bölge, göz alabildiğine uzanan çorak topraklardan ibaretti. Deniz seviyesinden 1200-1300 metre yükseklikteki bu topraklarda sadece yabani lavanta yetişiyordu.

Bölgeyi en geniş noktasından geçmeye karar vermiştim. Üç günlük yürüyüşten sonra kendimi, ıssız bir yerde buldum. Terkedilmiş bir kasabanın iskeletinin yanında kamp kurdum. Bir önceki günden beri susuzdum ve hemen su içmem gerekiyordu. Arı kovanı gibi dipdibe dikilmiş olan evler çoktan harabeye dönmüştü, ama yine de bir zamanlar yakında bir yerde bir pınar veya kuyu olması gerektiğini düşündüm. Gerçekten de bir pınar vardı ama çoktan kurumuştu. Rüzgar ve yağmurun yiyip tükettiği, beş altı çatısı uçmuş ev ve yıkık kuleli bir kilise yaşayan kasabalardaki evler ve kiliseler gibi düzenlenmişti. Ama yaşam onları terketmişti.

Güzel ve güneşli bir Haziran günüydü, ama gökyüzüne açık bu çıplak tepelerde, rüzgar acımasızca esiyordu. Evlerin yıkıntıları üzerinde uluyan rüzgarın sesi, avını yerken rahatsız edilen vahşi bir hayvanın sesini anımsatıyordu.

Yürümeye devam etmeliydim. Ama beş saat yürüdükten sonra hala su bulamamıştım; bulacağıma dair bir işaret de yoktu doğrusu. Heryerde aynı kurak topraklar, aynı kuru otlar vardı. Uzakta dik ve siyah bir şekil görür gibi oldum. Yalnız bir ağacın gövdesi olduğunu düşündüm. Yine de şansımı deneyip, ona doğru yürümeye koyuldum. Bir çobandı. Güneşten kavrulan toprakların üzerine yayılmış otuz kadar koyun etrafını çevirmişti. Bana matarasından su verdi. Kısa bir süre sonra beni bir girintinin içinde gizlenmiş çadırına götürdü. Suyun tadı harikaydı. Suyunu derin bir doğal kuyudan sağlıyordu, kuyunun üzerine ilkel bir çıkrık yapılmıştı.

Çok az konuşuyordu. Yalnız yaşayan insanların çoğu az konuşur. Ama bu kadar önemsiz bir yerde yaşayan biri için şaşırtıcı derecede kendine güvenli ve kontrollü bir adamdı. Bir kulübede değil, taştan yapılmış gerçek bir evde yaşıyordu.

Evi nasıl titizlikle onarıp bir harabeden yarattığı belliydi. Sağlam bir çatısı vardı ve eve yağmur girmesini engelliyordu. Çatının üzerindeki rüzgarın sesi, kumsala vuran denizin sesini anımsatıyordu.

Evin içi derli toplu ve temizdi, bulaşıklar yıkanmış, yer süpürülmüş, tabanca temizlenmiş ve yağlanmıştı. Ateşin üzerinde çorba pişiyordu. Sinek kaydı traşlı olduğunu, bütün düğmelerinin sımsıkı dikili ve giysilerinin yama yerlerini adeta görünmez kılacak bir özenle onarıldığını farkettim.

Çorbasını paylaşmamı teklif etti ve daha sonra tütün torbamı uzattığımda, sigara içmediğini söyledi. Kendisi gibi sessiz olan köpeği ise yaltaklanmadan dostça davranıyordu.

Başından beri geceyi orada geçireceğim belliydi. En yakın kasaba bir buçuk gün mesafedeydi, ayrıca buradaki kasabaların nasıl olduğunu da biliyordum. Dünyanın bu bölgesinde farklı kasabalara rastlamazdınız. Araba yollarının bittiği yerlerde, meşelikler arasında gömülü dört beş kasaba vardı.

Kasabalarda odun kömürü üreticileri yaşardı. Bu kasabalarda yaşam zordur. Yaz kış sert bir iklimde, itiş tıkış yaşayan ailelerde çatışan benlikler içten içe kaynar. Kaçma arzusu o kadar umutsuz ve o kadar güçlüdür ki, hırslar vahşi boyutlara ulaşır.

Erkekler odun kömürü ile yüklü arabalarını köylerden kasabaya götürür, getirir. En sağlam karakter bile sürekli baskı altında parçalanır.

Kadınlar evde oturur ve kinlerini büyütür. Herşey anlaşmazlık ve rekabet konusudur. Odun kömürü satışından kilisede hangi sırada oturulacağına, birbiriyle yarışan kötülüklerden, erdem ve kötülüğün her tür karışımına kadar her şey kavga sebebidir. Bütün bunların üstüne, durup durmaksızın esen rüzgar sinir bozar. Buralarda intihar salgınları ve genellikle cinayetle sonuçlanan delilik nöbetleri yaygındır.

Sigara içmeyen çoban gidip küçük bir torba aldı. Torbadan çıkardığı meşe palamutlarını masanın üzerine boşalttı. Onları teker teker inceleyip, iyi palamutları seçmeye başladı. Pipomu içtim ve yardım etmeyi teklif ettim. Bunun kendi işi olduğunu söyledi. Ne kadar dikkatli çalıştığını görünce ısrar etmedim. Bütün konuşmamız bundan ibaretti. Yeterli miktarda iyi palamut seçtikten sonra, palamutları onlu gruplara ayırmaya başladı.

Palamutları dikkatle inceleyip, küçük veya hafifçe çatlamış palamutları atmaya başladı.Yüz tane mükemmel palamut seçtikten sonra işini bıraktı ve yatmaya gittik.

Onunla olmak bana huzur veriyordu. Ertesi sabah bütün gün evinde kalıp, dinlenip dinlenemeyeceğimi sordum. Bu talebimi çok doğal karşıladı, ya da bana hiç bir şeyin onu rahatsız edemeyeceği hissini verdi. Dinlenmem gerekmiyordu ama ilgimi çekmişti ve onun hakkında daha çok şey bilmek istiyordum. Sürüsünü ağıldan çıkardı ve dikkatle seçip saydığı palamutları koyduğu torbayı aldı, bir kova suya soktu, çıkardı.

Değnek olarak başparmak kalınlığında ve bir buçuk metre uzunluğunda çelik bir çubuk taşıdığını fark ettim. Çobanınkine paralel bir yol izleyip, keyif yapan biri gibi yürümeye başladım. Koyunlarını mağara yakınlarına götürdü, köpeğinin bekçiliğinde otlamaya bıraktı.

Daha sonra durduğum yere geldi. Benim bulunduğum tarafa gidiyordu ve yapacak daha iyi bir işim yoksa beni de kendisiyle birlikte gitmeye davet etti.

Gitmek istediği yere ulaştığı zaman, değneğiyle çukurlar açmaya, çukurların içine bir palamut yerleştirip, çukurları kapatmaya başladı. Meşe palamutları ekiyordu. Arazinin kendisinin olup olmadığını sordum. Değil dedi. Sahibinin kim olduğunu biliyor muydu? Hayır, bilmiyordu.

Ortak arazi olduğunu veya ilgisiz insanların toprağı olduğunu düşünüyordu. Sahiplerinin kim olduğu onu hiç mi hiç ilgilendirmiyordu. Büyük bir özenle yüz meşe palamutunu ekti.

Öğle yemeğinden sonra, yeniden palamut seçmeye başladı. Bütün sorularıma cevap verdiğine göre ısrarla soru sormuş olmalıyım. Buraya tam üç senedir ağaç ekiyordu.

Tam yüzbin palamut ekmişti. Bunlardan yirmi bin tanesi fidan vermişti. Yirmi bin fidanın yarısını da kemirgenler ve Tanrı’nın bilinmez planları yüzünden kaybedeceğini tahmin ediyordu. Bu bile, daha önce hiç bir şeyin olmadığı yerde on bin meşe ağacının yetişeceği anlamına geliyordu.

O an, kaç yaşında olduğunu merak ettim. Ellinin üzerinde olduğu belliydi. Elli beş dedi. Adı Elzeard Bouffier’di. Bir zamanlar ovada bir çiftliği varmış, bütün hayatını o çiftlikte geçirmiş.

Ama tek çocuğu olan oğlunu sonra da karısını kaybetmiş. Daha sonra yalnız kalmak için buralara gelmiş, koyunları ve köpeği ile telaştan uzak yaşayabilmek için. Ülkenin bu bölümünün ağaçsızlıktan öldüğünü farketmiş, yapacak başka bir şeyi olmadığı için de işleri yoluna koymaya karar vermiş.

Yalnız bir yaşam sürdüğüm için benim gibilerle ilişki kurmayı ve hassas oldukları konularda dikkatli davranmayı biliyordum. Ama onunla ilgili tek bir hata yaptım. Çok genç olduğum için doğal olarak geleceği kendimle bağlantılı olarak düşünüyordum ve herkesin aynı mutluluğun peşinde olduğunu varsayıyordum. On bin meşe ağacının otuz yıl içinde ne kadar muhteşem gözükeceği yorumunu yaptım. Bana basit bir yanıt verdi; Tanrı ona o kadar ömür verirse, bu otuz yıl içinde bir sürü ağaç dikeceğini ve on bin ağacın okyanusda sadece bir damla olacağını söyledi.

Kayın ağaçlarının üreme yöntemlerini incelemeye başlamıştı ve evinin yakınlarında küçük bir fidanlık kurmuştu. Fidanları koyunlarından korumak için çitle çevirmişti, daha şimdiden fidanlar türlerinin en iyi örnekleri arasındaydı. Yeterli derecede nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelerde ise huş ağacı dikmeyi düşünüyordu.

Ertesi sabah ayrıldık.

Bir sonraki yıl, 1914 Savaşı başladı. Beş yıl orduda kaldım. Bir piyade olarak ağaçları düşünecek pek vaktim olmuyordu. Doğruyu söylemek gerekirse, gördüklerimden pek fazla etkilenmemiştim.

Meşeleri, pul biriktirmek gibi bir hobi olarak görüyordum. Kısa bir süre sonra unuttum.

Birinci Dünya Savaşı bittiğinde, cebimde terhis edildiğimde verilen biraz para ve içimde temiz hava için derin bir arzu vardı. Biraz temiz hava almaktan başka bir amacım olmadan tekrar o çorak topraklara doğru yürüyüşe koyuldum.

Bölge çok fazla değişmemişti. Ama ölü kasabayı geçtikten sonra uzakta tepeleri bir halı gibi kaplayan gri bir sis gördüm.

Son beş senede o kadar çok insanın öldüğünü görmüştüm ki, Elzeard Bouffier’in de öldüğünü kolayca hayal edebiliyordum. Yirmi yaşındakilere, elli yaşındaki insanlar bir ayağı çukurda gibi gözükür. Ama ölmemişti. Tam aksine, çok dinç ve sağlıklı gözüküyordu. Bambaşka bir meslek edinmişti. Sadece dört koyunu kalmıştı, ama yüze yakın kovanı vardı. Ağaçları için bir tehdit oluşturduklarından koyunlarını dağıtmış, arıcılığa başlamıştı. Kendisinin söylediği ve benim de gözlemlediğim gibi savaş hayatında bir değişiklik yaratmamış, eskisi gibi durmaksızın ağaç dikmeye devam etmişti.

1910 yılının meşeleri on yaşına gelmişti, boyları bizimkinden uzundu. Etkileyici bir görüntü oluşturuyorlardı.

Adeta dilim tutulmuştu, onun da sesi çıkmıyordu. Bütün bir günü sessizce ormanda yürüyerek geçirdik. Orman üç bölümden oluşuyordu. En geniş noktası 11 km uzunluğundaydı. Bütün bunların, aletleri olmayan tek bir kişinin ellerinden ve ruhundan çıktığını anımsayınca, insanın tahrip etme dışında diğer alanlarda da Tanrı kadar etkili olabileceğini görüyordunuz.

Omuzuma kadar gelen ve göz alabildiğince uzanan kayın ağaçlarını görünce, planlarını uyguladığını anladım. Meşeler kalın ve yoğun bir orman oluşturuyordu ve kemirgenlerin insafına kalacak yaşı çoktan geçmişlerdi. Tanrı ve yok etme gücüne gelince, çobanın yarattığı ormanı mahvetmek için artık bir kasırga gerekliydi. Benim Verdun’da savaştığım 1915 yılında ekilmiş huş ormanlarını gösterdi. Huş fidanlarını toprak yüzeyinin altında yeterince nem olduğunu düşündüğü alçak bölgelere dikmişti. Gençler gibi taze ve narindiler ve yaşam arzusuyla doluydular.

Bu eser bir tür zincirleme reaksiyon yaratmış gibiydi; ama Elzeard Bouffier bu konuda kafa yormuyordu.

Her zamanki gibi basit ve doğal olan görevini inatla yerine getirmeye devam ediyordu. Ama kasabadan geçerken, bildik bileli kuru olan derelerin tekrar suyla dolduğunu görmüştüm. Aslında bu gördüğüm en etkileyici zincirleme reaksiyondu. Bu derelerin aktığı en son zaman, antik çağlardı.

Hikayemin başında sözünü ettiğim ıssız kasabaların bazıları, eski Gal-Roman kasabalarının yerine kurulmuştu ve eski yerleşim yerlerinin izlerine hala rastlamak mümkündü. Arkeologlar yirminci yüzyılda sarnıçların tek su kaynağı olduğu bu kasabalarda balık oltaları bulmuşlardı.

Rüzgar da tohumları taşıyordu. Suyun geri gelmesiyle birlikte salkım söğütler, su kamışları, çayırlar, bahçeler, çiçekler ve yaşama nedenleri de geri dönmüştü.

Ama değişim o kadar yavaşça gerçekleşmişti ki, insanlar değişime alışmış ve doğal kabul etmeye başlamışlardı. Tavşanların ve yaban domuzlarının peşinden ıssız bölgelere giden avcılar genç fidanları görmüş, ama bunları doğanın sevimli kaprislerinden biri olarak değerlendirmişlerdi. Bu nedenle, kimse çobanın yaptıklarına müdahele etmemişti. Ne yaptığının farkına varsalardı, onu durdurmaya çalışırlardı. Ama hiç kimse şüphelenmemişti. Kasabalarda veya devlet dairelerinde kim bu kadar kararlılık ve muhteşem cömertlik hayal edebilir ki?

1920 yılı ve sonrasında Elzeard Bouffier’i her yıl ziyaret ettim.Onu hiç şüphe içinde veya zayıf görmedim. Tanrı, endişelenmesi için ne kadar neden verdiğini biliyor! Karşılaştığı hayal kırıklıkları ve engellerin hesabını tutmadım. Bu kadar büyük bir başarının sorunlarla karşılaşması kaçınılmazdı, bu tür bir tutku umutsuzluğa karşı verilen mücadeleler olmadan kazanılamazdı. Bir seneyi onbinin üzerinde meşe dikerek geçirdi.

Bütün meşeler öldüler. Ertesi sene meşelerden vazgeçip, kayınlara döndü. Kayınlar meşelerden de büyük bir sükutu hayale yol açtılar.

Bütün başardıklarını tam bir yalnızlık içinde gerçekleştirdiği anımsanırsa, ne kadar müstesna bir kişiliği olduğu çok daha iyi takdir edilebilir.

Yaşamının son yıllarında o kadar insanlardan uzaklaşmıştı ki, konuşma alışkanlığını yitirmişti. Veya konuşma gereğini hissetmiyordu.

1933 yılında gördüklerine şaşıran bir orman koruma memuru kendisini ziyaret edip, “doğal” ormanı tehlikeye sokmaması için dışarıda ateş yakmaması gerektiğini söyledi.

Bu basit çoban cevap verip, ilk defa kendi kendine yetişen bir orman gördüğünü söyledi. Bu dönemde yaşadığı yerden oniki kilometre uzaklıkta bir bölgeye kayın ağaçları dikiyordu. Artık yetmişbeş yaşında olduğu için, her gece eve dönmekten kurtulmak için genç ağaçlar arasında kendisine taş bir kulübe inşa etmeye karar vermişti. Ertesi sene de kulübeyi inşa etti.

1935 yılında “doğal ormanı” incelemek için resmi bir heyet geldi.

Ziyaretçiler arasında Ormancılık Komisyonu’ndan üst düzey bir yetkili, bir milletvekili ve bir çok teknik eleman vardı. Bol bol boş konuşmalar yapıldı. Bir şey yapılmasına karar verildi, ama Allah’tan tek bir faydalı önlem dışında hiç bir şey yapılmadı. Ormanlar devlet koruması altına alındı ve odun kömürü imalatı yasaklandı. Bu sağlıklı ve genç ağaçların güzelliğinin etkisinde kalmamak mümkün değildi. Milletvekili bile büyülenmişti.

Onu heyetin teftiş yaptığı yerden yirmi kilometre uzakta deli gibi çalışırken bulduk. Orman koruma memuru boşuna arkadaşım olmamıştı, herşeyin yerini ve anlamını bilirdi ve boşuna konuşmazdı. Ona hediye olarak getirdiğim bir kaç yumurtayı verdim, sonra da tayınımızı üçe böldük. Yemek yerken ve yedikten bir süre sonra sessizce etrafı seyrettik. Geldiğimiz yön altı yedi metrelik ağaçlarla kaplıydı. Arazinin 1913 yılında nasıl göründüğünü anımsadım: boş ve vahşi bir doğa parçası.

Huzur dolu ve düzenli çalışma, tutumlu bir yaşam biçimi, dağların havasını teneffüs etmek, ve hepsinden önemlisi iç huzuru yaşlı adamın olağanüstü sağlıklı olmasını sağlamıştı. Tanrının sporcularından biriydi. Daha kaç dönüm toprağı ağaçlarla kaplayacağını düşündüm. Ayrılmadan önce arkadaşım basit ve kısa bir ifadeyle, bu bölgeye uygun olabilecek bazı ağaç türlerinden söz etti, ancak ısrarcı davranmadı. “Bu konuda benden çok daha fazla bilgili” dedi. Yaklaşık bir saat kadar yürüdükten sonra da, “Aslında dünyanın en bilge adamı. Mutluluk için harika bir reçete bulmuş” dedi.

Arkadaşım sayesinde sadece orman değil, kahramanımızın mutluluğu da koruma altına alınmıştı. Orman bölgesine üç orman koruma memuru atanmış ve öyle bir gözleri korkutulmuştu ki, kereste tüccarlarının kendilerine önerebilecekleri rüşvetlere karşı kayıtsız kalabiliyorlardı.

Ağaç diken adamın eseri 1939 savaşına kadar gerçek bir tehlikeyle karşı karşıya değildi. Bu günlerde otomobiller odunu gaza çeviren makinelerle çalışıyordu ve asla yeterli miktarda odun bulunamıyordu. Insanlar 1910 yılında dikilen meşeleri kesmeye başlamışlardı, ama ağaçlar ana yollardan o kadar uzaktı ki, işletme masraflarını bile çıkarmadığından projeden vazgeçildi. Çobanın olanlardan haberi bile olmadı. Otuz kilometre uzakta işini yapıyor ve 1914 savaşını görmezden geldiği gibi 1939 savaşını da görmezden geliyordu.

Heyette yer alan üst düzey orman mühendislerinden biri arkadaşımdı. Doğal ormanın sırrını ona açıkladım, ertesi hafta onunla birlikte Elzeard Bouffier’i ziyarete gittik.

Elzeard Bouffier’i en son 1945 Haziranında gördüm. Seksenyedi yaşındaydı. Bölgeye doğru o bildiğim yoldan ilerledim, savaş yüzünden herşeyin bakımsız kalmasına karşın Durance vadisi ile dağlar arasında otobüs seferleri başlamıştı. Araziden oldukça hızlı geçtiğim için, yürüyerek geçtiğim yerleri tanıyamadığımı düşündüm. Geçtiğimiz bazı köylerin yeni yerleşim birimleri olduklarını sandım. Köylerin isimlerini duyunca bir zamanlar harabeye dönmüş ve terkedilmiş olan kasabalara geri geldiğimi anlayabildim. Vergons’ta otobüsten indim.

1913 yılında on bir hanelik bu köyde sadece üç kişi yaşıyordu. Bunlar birbirilerinden nefret eden, kaba ve toplumdan uzak üç kişiydi. Tuzak kurarak geçimlerini sağlıyor, maddi ve manevi açıdan adeta tarih öncesi koşullarda yaşıyorlardı.

Etraflarındaki boş evleri ısırgan otları kaplamıştı. Umutsuz bir yaşam sürüyorlardı, ölümden başka hiç bir beklentileri yoktu. Bu durumun erdemli bir yaşama yol açtığı da söylenemez.

Ama herşey değişmişti, hava bile. Daha önce gördüğüm kuru ve sert esintilerin yerini, hafif ve hoş kokulu bir meltem almıştı. Yükseklerde su sesi gibi bir ses duyuluyordu, bu ses ormandaki rüzgarın sesiydi. En şaşırtıcı olan da bir gölete doğru akan suyun sesiydi. Kasaba halkının bir çeşme inşa ettiğini gördüm: çeşmeden gürül gürül su akıyordu, içime en çok dokunan şey de çeşmenin başına yaklaşık dört yaşında bir limon ağacı dikilmiş olmasıydı.

Daha şimdiden sağlam bir ağaçtı bu ve yaşama dönüşün tartışılmaz simgesiydi.

Vergons sadece umutla girişilebilecek başka işlerin de işaretlerini taşıyordu. Umut geri dönmüştü.

Harabeler derlenip toparlanmış, yıkılmakta olan duvarlar yıkılmış, beş eski ev yeniden inşa edilmişti. Köyde tam yirmisekiz kişi yaşıyordu ve bunların sekizi yeni evli çiftlerdi. Yeni boyanmış evler sebze ve çiçek yetiştirilen küçük bahçelerle çevrilmişti, bahçede lahanalar gül fidanlarına, pırasalar aslanağzına, kereviz unutmabeni çiçeklerine karışıyordu. Köy insanın yaşamak isteyeceği bir yer haline gelmişti.

Yürümeye devam ettim. Savaş yeni sona ermişti, yaşama koşulları hala sınırlıydı, ama Lazarus mezarından çıkmıştı. Dağın alçak yamaçlarında arpa ve çavdar yetiştirilen küçük tarlaları, derin vadilerin içinde otlakların yeşil örtüsünü görebiliyordum.

Arada geçen sekiz yıl içinde bütün bölge sağlığına ve refaha kavuşmuştu. 1913 yılında sadece harabeler gördüğüm yerlerde temiz, alçıyla sıvanmış çiftlik binaları vardı. Çiftlikler mutlu ve rahat bir yaşamın işaretlerini gösteriyordu. Ormanın getirdiği yağmur ve kar suyuyla beslenen eski kaynaklar tekrar gürül gürül akmaya başlamıştı, pınarlardan gelen sular özenle sulama kanallarına aktarılmıştı. Meşe koruları ortasında yer alan çiftliklerde, çeşmenin suları taşıp nanenin kilim gibi örttüğü toprağa akıyordu. Kasabalar yavaş yavaş tekrar inşa edilmişti. Toprağın pahalı olduğu ovalardan gelen insanlar buraya gelip yerleşmiş, beraberlerinde gençlik, hareket ve macera ruhunu da geri getirmişlerdi. Patika ve yollarda iyi beslenmiş kadın ve erkeklere, gülmesini bilen delikanlı ve gençkızlara rastlıyordunuz; eski kırsal bölge eğlenceleri ve sporları yeniden keşfedilmişti.

Yaşamları kolaylaştığından beri tanınmaz hale gelen bölgenin eski nüfusunu ve yeni gelenleri de sayarsak, on binden fazla kişi mutluluklarını Elzeard Bouffier’e borçluydu.

Fiziksel ve manevi kaynaklarından başka bir şeyi olmayan tek bir adamın bu çölü cennete çevirdiğini düşününce, her şeye rağmen insan olmanın hayran olunacak bir şey olduğunu hissediyorum. Bu sonuçlara ulaşmak için gereken tutarlılık, ruh büyüklüğü, azim ve cömertliği hesaplayınca, hiç bir yardım almadan Allah’a layık bir işi başarıyla tamamlayan o yaşlı, eğitimsiz köylüye büyük bir saygı duyuyorum.

Elzeard Bouffier 1947 yılında Banon’da bir yaşlılar evinde huzur içinde öldü

Ayşegül ve Sirk

Cumartesi, 21 Temmuz 2007

Ayşegül ve Sirk

Çok yıldızlı bir yaz gecesi, Ayşegül erkenden odasına çekildi. Öyle uykusu varıi ki, ne taşbebeğiyle, ne kadife ayısıyyla, ne tavşanıyla oynamak gelmedi içinden. Pijamasini giyip yatağına uzandı. Az sonra, melekleri kıskandıracak kadar tatlı bir uykuya daldı.

Oyuncakları, Ayşegül’ ün ilgisizliğine küsmüş gibi, köşelerinde somurtmuş kalmışlardı. Oysa Ayşegül, gördüğü güzel düş nedeniyle gülümsüyordu. Ayşegül güya büyük bir sirkte çalışıyordu. Sirk o gün öğrenci matinesi yapmıstı. Çadırın içi tıklım tıklım ögrenciyle dolmuştu. Orkestra bile, kendisine güçlükle yer bulabilmişti. Derken ışıldaklar parladı, mavi, kırmızı, beyaz ışık demetleri pisti ayıinlattı. Ayşegül, juponlu entarisiyle ağır ağır pistte ilerledi. Eğilip, seyircileri selamladı.

- Gösterimiz başlıyor kardeşlerim, dedi.

Çocuklar sevinçle el çırptılar.

Ayşegül tabureye oturdu. Bebeği Nermin’in beşiğini sallayarak ninni söylemeye başladığı sırada, iki palyaço geldi yanına. Birinin adı, Sap, öbürününkü Sup’tu.

- Günaydın Ayşegül, dedi Sap.Bebeğin uyumuyorsa ona bir masal anlatayım.

Ayşegül, sevindiği zaman gülen, üzüldüğü zaman ağlayan bebeğini kucağına aldı:

- Ne masalı anlatacaksınız?

- (Kulaklarını kaybeden fil) masalını.

Sap, masalını bitirince Ayşegül giyinme odasına gitti. Gösteri sırası ona gelmişti çünkü. Odada çeşitli elbiseler, şapkalar, kurdelalar vardı. Elbise değiştirecek vakit olmadığından Ayşegül, hemen makyaj masasına oturdu. Annesi gibi dudaklarını, gözlerini boyadı.Fındık ta delikanlı gibi giyinmişti. Gösteride onun da rolü vardi. Bisiklete bineceği için pek keyifliydi doğrusu.

Ayşegül, pırıl pırıl yeni bisikletiyle piste çıkınca bir alkış koptu. Fındık ta, bisikletin dümeni üzerinde amuda kalktı. Onlar pistin çevresinde gösterilerini sürdürürken palyaçolar da türlü komik cambazlık yapıyorlardı. Çocuklar gülmekten kırılıyorlar, bir yandan da:

- Yaşa Ayşegül, bravo Fındık! diye bağırıyorlardı.

Bisiklet gösterisinden sonra, sıra tekerlekli patene gelmişti. Bu numaranın kahramanı Fındık’tı. Ayşegül, bu gösteri için Fındık’ı günlerce çalıştırmısıi. Öyleyken onu başaramayacağından korkuyordu.

- Sen hiç tasalanma Ayşegül ablacığım, dedi Fındık. Şapkasını yerleştirip gösteriye başladı.

Ne de çalımlı kayıyordu maskara. Ayşegül, sevinçle alkışladi Fındık’ı.

Şimdi Ayşegül at terbiyecisi kılığıyla pistteydi. Iki güzel ata dans numarası yapacaktı. Fındık:

- Ayşegül abla,şu güzel atlara Harmandalı oynatırsan yok mu, çadır alkıştan yıkılır.

Ayşegül, beyaz atı Yıldırım’a şekerini yedirdi. Orkestra Harmandalı çalmağa başlayınca siyah at Fırtına, iki ayağı üzerine kalktı. Yıldırım da onun gibi yaparak oynamağa başladı. Gösterilere onbeş dakika ara verildiğinde Ayşegül, çocuklara çikolata, dondurma sattı. Sırtında sirkin kırmızı üniforması vardı. Bu kılık Ayşegül’e pek yaraşmıstı. Ön sırada oturan iki kız, birbirinin kulağina eğildiler:

- Ayşegül saçlarııi kestirmiş. oysa uzun saç ona daha iyi gidiyordu.

- Doğrusunu istersen kısa saçla da hos olmuş Ayşegül. Hem ne yapsın? Annesi saçlarını kesmesini isteyince, hatırını kırabilir mi?

Çocuklarin bazıları, dondurmalarını yiyerek çadırdan dışarı çıktılar. Kafeslerdeki arslanları, kaplanları, ayıları, filleri seyrettiler. Trampet seslerini duyan çocuklar, koşarak yerlerine döndüler. Sirk hademeleri çadırın yukarı bölümüne kalın bir tel germişlerdi. O sırada Ayşegül elinde şemsiye ile telin yanında göründü. Sirk bandosu bir vals çalmağa başladı. Ayşegül telin üzerinde, usta bir cambaz gibi dans ederek ilerledi.Beyaz papuçları, yeşil şemsiyesiyle uçan bir kelebeğe benziyordu.

Cambazlık gösterisinden sonra Ayşegül, alkışlar arasında piste indi. Kafesli yoldan filler ağır ağır içeriye girdiler. Ayşegül, pistin ortasında durdu. Fillere işaret vererek numaralarına başlamalarını bildirdi. Fillerden biri, kırmızı topun üstüne çıktı. O sırada, önlük bağlamış bir fil ardında yavrusu geldiler.

- Niye geciktin Bambu? diye çıkıştı Ayşegül esneyen file.

- Affedersiniz efendim. Yeni doğan yavrum dün gece beni hiç uyutmamıştı da ondan geciktim, dedi Bambu.

- Ayşegül’ün sirki, iki dünya turu yapmıştı. Adı “Harikalar Sirki” idi. Bu sirki görmeyen kalmamıştı. Seyircilerin en hoşuna giden Ayşegül’ün göz bağcılığıydı. Başındaki sivri külahiyla Ayşegül, peri kızına benziyordu. Elindeki sihirli değnekle dokundugunda silindir şapkadan tavşan, sürahiden güvercin çıkıyordu. Sonra ipek eşarpla şapkaıi örtüp:

- Hokus Pokus! dedi mi tavşan da, güvercin de, ortadan kayboluyordu. Buna palyaçolar bile şaşıyorlardı.

Sonra Sap ile Sup, piste çıktılar. Sap çizgili bir pantalon giymis, çok uzun bir kravat bağlamıştı. Sup ise, aylar yıldızlar işlenmiş bir tulum giymişti. Kucağında bir kitara vardı, Sup:

- Şimdi sizlere Ayşegül’ün yazdığı bir şarkı söyleyeceğiz, dedi. Sap’in ne çaldığı anlaşılmıyordu ama, Sup’un söylediği şarkıyı herkes sevmişti.

Bu kez arslanlar, kaplanlar çıktı ortaya. Büyük bir kafes onları seyircilerden ayırıyordu. Arslan egitimcisi Ayşegül, kırbacını şaklatarak girdi aralarına. Onlardan hiç korkmuyordu. Her kırbaç şaklayışında hayvanlardan biri fıçınınn üstüne çıkıp oturuyordu. Yalnız Sezar adındaki arslan uzandığı yerden kıpırdamamıştı. Ayşegül:

- Haydi Sezar, yatmanın sırası mı? Seyirciler sabırsızlanıyor. Iskemlene çık ta, gösterimize başlayaıim. Yoksa pirzola yerine kırbaç yersin akşama, dedi.

Son gösteri bitince seyircilerden bazıları piste atlayıp Ayşegül ile Fındık’ı kutladılar. Bizi çok eğlendirdiniz Ayşegül, sağ olun, var olun! dediler, buket verdiler, kucaklayıp öptüler. Ayşegül:

- Harikalar Sirki’miz turneye çıkacak, yarın çadırları söküp başka şehirlere gideceğiz dedi.

Çocuklar basarı dilediler. Ayşegül, seyircileri uğurladıktan sonra, geceleri yattığı arabaya gitti. Uykucu adındaki ayı merdivene oturmuştu. Ayşegül:

- Merhaba! dedi ona, gazetede ne haber var?

Ayı, gazeteyi ters tutmuştu:

- Okuma bilmiyorum ki, ne haber olduğunu söyleyeyim.

Ayşegül gazeteyi düzeltti:

- Öyleyse sana okuma öğreteyim. Yarın alfabeden başlarız, olmaz mı?

Çadırlar söküldü, denkler sıkıldı, arabalara yüklendi. Herkes kendine ayrılan arabaya bindi. Ağır ağır sehirden ayrıldılar.

Ayşegül, arabanın sarsıntısından uyuyamadı, kalktı, oturdu.

Gözlerini açıp çevresine bakında. Sirk arabaı birden ortadan kayboluverdi. Hayret, kendi odasında, kendi yatağındaydı. Taşbebeği yüzünü yıkamış, kurulanıyordu. Fındık ta, aynaya bakarak dişlerini firçalıyordu.

Demek gece tatlı bir düş görmüştü. Şimdi yeni bir gün başlıyordu. Okula geç kalmamak için Ayşegül, yataktan fırladı..