Ağustos 2007 için Arşiv

Ağustos 2007 Dost Siteler

Cuma, 31 Ağustos 2007

siradisi youtube atasozu siir fikra biyografi islamiyet peygamberimiz  komikresim  osmanli  ataturk  illerimiz  nokia  ermenisorunu  google  program  yemektarifleri  haberler  demokratparti  akparti  cumhuriyethalkpartisi  kitapozetleri  masallar  elestirici  duvaryazilari  bilgisayar  alanya  askvesevgi  diyet  tarihtebugun  kadin  paris  programlama  haberdata  beyin  erkek  adnanmenderes index  tatil  holiday  kizlikzari  hamilelik 

Türk lirasının çektigi birgün DOLAR inşallah.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Türk lirasının çektigi birgün DOLAR inşallah.

Türkçeyi katlettiler.CÜMLEmizin başı sağolsun.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Türkçeyi katlettiler.CÜMLEmizin başı sağolsun.

Vampirler hep imKANSIZLIKtan ölürler..

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Vampirler hep imKANSIZLIKtan ölürler..

Yeni nesil hastalığımız kararsızlık MI ACABAAA !..

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Yeni nesil hastalığımız kararsızlık MI ACABAAA !..

ROCYiplerinizi hafife almayınız.BOKSÖR olabilirler.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

ROCYiplerinizi hafife almayınız.BOKSÖR olabilirler.

Bir YOLSUZLUK yap , sende YOL al.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Bir YOLSUZLUK yap , sende YOL al.

Buralarda orman kanunları geçerdi.Orman bitti, kanun manun kalmadı.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Buralarda orman kanunları geçerdi.Orman bitti, kanun manun kalmadı.

İnce bağırsak Sİ , kalın bağırsak DO olur.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

İnce bağırsak Sİ , kalın bağırsak DO olur.

Bir yerlerden DÜGMEYE basacağım ama yine ortalık karışır diye çok korkuyorum. İETT otobüsünden bir türlü inemiyorum.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Bir yerlerden DÜGMEYE basacağım ama yine ortalık karışır diye çok korkuyorum. İETT otobüsünden bir türlü inemiyorum.

Her politikacının bir DARBE yiyişi vardır.

Çarşamba, 08 Ağustos 2007

Her politikacının bir DARBE yiyişi vardır.

Aç Fare

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Aç Fare

Dağda yaşayan bir fare varmış. Bir gün karnı çok acıkmış. Elma bahçesine girip üç tane elma yemiş. Dönerken yolda birini görmüş. Elinde su kovası, evine gidiyormuş.

Fare “Ey insanoğlu! Karnım çok aç. Üç tane elma yedim. Şimdi de seni yiyeyim mi?” demiş.

Adam “Kovayla başına bir vurdum mu ölürsün!” diye öfkelenmiş. Ama aç fare adamı yutuvermiş.

Gide gide bir yere varmış. Burada düğün varmış. Yeni gelin mangalda ateş yakıyormuş. Fare “Gelin gelin! Karnım çok aç. Üç elma, bir adam yedim. Şimdi de seni yiyeyim mi?” demiş.

Gelin “Hadi ordan! Ateşi kafana geçiririm!” diye çıkışmış. Ama aç fare onu da yutmuş.

Gide gide bir yere varmış. Bu yerde üç güzel kız gergef işliyormuş. Fare “Güzel kızlar; karnım çok aç. Üç elma, bir adam, bir de gelin yedim. Şimdi sizleri de yiyeyim mi?” demiş.

Kızlar “İğneyi gözüne batırırız” demişler. Ama aç fare onları da yutmuş.

Gide gide misket oynayan çocukların yanına varmış. Onları da yemiş.

En sonunda yaşlı bir kadına rastlamış. “Hey ihtiyar! Çok insan yedim. Seni de yiyeyim mi?” demiş.

İhtiyar “Ben bir deri bir kemiğim. Benimle doymazsın sen. Ben sana iyi bir yiyecek getireyim” demiş.

İhtiyar, eteğinin altına kocaman bir kedi saklayıp getirmiş.

Kedi farenin karnını yırtmış. O zaman adam, gelin, kızlar ve misket oynayan çocuklar dışarı çıkmışlar. Hepsi de kediye yemesi için bir sürü yiyecek getirmişler.

Açıkgöz

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Açıkgöz

Gıdgıdak Tavuğun canı çok sıkılıyordu. Birileriyle konuşmak için can atıyordu. Kümesin içinde tüneyip bir o yana bir bu yana bakındı. Ama çevrede tek bir kişi bile yoktu. Ev sahipleri de gezmeye gitmişlerdi.

Evin kedisi Sarman kıvrılmış, bir kenarda uyuyordu.

Gıdgıdak Tavuk kendi kendine “Bari Sarman’ı uyandırayım da iki söz edelim ” dedi.

Tüneğinden inip kanatlarını yere vurdu:

- Gıd gıdak , gıdgıdak! Sarman kedi; uyumayı bırak!

Sarman kedi tembel tembel esnedi. Sonra kuyruğunu öte yana çevirip “Lütfen beni rahat bırak. Seninle konuşacak halim yok, Gıdgıdak” diyerek yeniden uyumaya başladı.

Gıdgıdak Tavuk bu kez komşu kümese gitti. Komşu kümesin tavuğu civcivleriyle oynuyordu. Bizim Gıdgıdak’a hiç yüz vermedi. Üstelik “Sen kendine bir iş bul oyalanacak. Ne var böyle başıboş dolaşacak?” diye de azarladı.

Zavallı Gıdgıdak Tavuk ümitsiz ve üzgün “Kimse benimle konuşmak istemiyor. Bu gidişle kendime bir arkadaş bulamayacağım” diye ağlamaya başladı.

O sırada yanından ibikli horoz geçiyordu. Gıdgıdak Tavuğun söylediklerini duyup “Tavuk kardeş , ağlama. Eğlence var dere kenarında ” dedi.

Gıdgıdak Tavuk dere kenarına koştu. Bir de ne görsün? Kurbağalar, ördekler toplanmışlar, birlikte eğleniyorlardı. Gıdgıdak sevinçle bağırdı:

- Beni de aranıza alın, ne olur?

Ördeklerle kurbağalar hep bir ağızdan söylendiler:

- Sen bizim aramıza yakışmazsın. Niçin kümesinde oturmazsın?

Gıdgıdak Tavuk zaten çok yorulmuştu. Kümesine dönmeye karar verdi. Tüneğine oturmak için sıçradı. O da ne ? Yabancı bir tavuk onun yerinde oturuyordu!

Evin küçük kızı İnci “Bak Gıdgıdak sana getirdik yeni bir arkadaş ” dedi.

Gıdgıdak Tavuk o kadar çok sevindi ki yeni tavukla hemen dost oldu. Bir daha yalnızlıktan hiç şikayet etmedi.

Aslan ile Tilki

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Aslan ile Tilki

Ormanlar kralı arslan artık kocamış, hiç bir işe yaramaz olmuş. Pençesini bile kaldıramaz, karnını bile doyuramazmış.

Kendi kendine “Bedenim yaşlandı. Ama aklım fikrim yerinde” deyip işi kurnazlığa vurmuş. Hasta gibi davranıp yataklara düşmüş.

Arslanın hastalığı kısa zamanda tüm ormana yayılmış. Herkes kulaktan kulağa “Duydun mu? Kralımız hastalanmış!” diye fısıldaşmış.

Adet bu ya; hasta olan , ziyaret edilir. Ormandaki hayvanlar da bir bir arslanın ziyaretine gitmişler. “Kralımız kuvvetten düşmesin” diye de yiyecek hazırlamışlar.

Maymun kucak dolusu muz ile Hindistan cevizi, ayı bir kavanoz bal, kurt kocaman bir parça et, sincap ağzına kadar dolu bir sepet ile ceviz götürmüş.

Kurnaz arslan kendisini ziyarete gelen hayvanları yiyip yutmuş. Hediyeleri de depoya koymuş. Gülerek “Ne olur ne olmaz ” demiş. “Ziyarete gelen olmazsa, depodakileri yerim.”

Böylece zavallı hayvanlar iyi niyetlerine kurban gitmişler.

Günlerden bir gün tilki de arslanın hastalık haberini duymuş. “Bir gidip bakayım ” diyerek arslanın inine gelmiş. Ama içeri girmeden uzakta durmuş.

Arslan yalandan inlemiş “Tilki kardeş, niye uzakta duruyorsun? Yanıma gel de konuşalım “.

O zaman kurnaz tilki “Gelmesine gelirim arslan kardeş, ama günlerdir senin inini gözlerim. İçeri giren ziyaretçiler bir türlü dışarı çıkmıyor. Ben de onlar gibi kurban olmak istemem ” demiş.

O günden sonra arslan, krallığını bilmiş; kurnazlığı da tilkiye bırakmış.

Ak Benekli

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Ak Benekli

Çoban Ali her gün erkenden kalkar, koyunlarını otlatmaya giderdi. O sabah da şafak sökmeden uyandı. Yatağının içinde iyice gerindi, uzun uzun esnedi. Kuzu postundan yapılmış tüylü yeleğini giydi. Alelacele yalınayak kulübesinden dışarı çıktı. Ağılın kapısını açtı. Sopasıyla birer birer hepsinin kuyruğundan dürttü.

- Hadi bakalım tembeller! Düşün yola!

Koyunlar, kuzular Ali’yi görünce sevindiler, meleştiler. Ak benekli olanı Ali’nin kucağına atladı, yanaklarını yalamaya başladı.

Ali Ak Benekli’yi çok şımartmıştı. Ak Benekli doğduktan iki gün sonra ayağını taşa çarpmış, yaralanmıştı. Zavallı pek minik olduğu için bir türlü iyileşememişti. Ali gece gündüz onun yanından aırılmamış, aşağı köyde oturan Senem Nine’nin otlardan yaptığı merhemleri süre süre iyi etmişti Ak Benekli’yi. İşte o gün bu gündür Ak Benekli’yi diğerlerinden bir başka tutar, bir başka severdi Çoban Ali..

Düştüler yola.

Çoban Ali Ak Benekli kucağında, elinde sopa , arkada diğerleri çıngırak sesleriyle kah koştular, kah durdular. Dere boyuna geldiler.

Güneş yükseldi; parladı.

Çoban Ali “Ah bir ağaç olsaydı sırtımı yaslayacak, gölgesinde serinleyecek! ” dedi. Böyle derken Ak Benekli’yi kucağından indirdi. Cebinden kavalını çıkarıp başladı çalmaya. Yere, kuru toprağa çömelmiş, çalıyor da çalıyordu Çoban Ali yanık yanık.

Dere boyunda az ilerde Senem Nine’nin kulübesi vardı. Kimsesizdi zavallı kadıncağız. Bir zamanlar Çoban Ali kadar bir torunu olduğunu söylerler köylüler. Kimse bilmez Senem Nine’nin torununa ne olduğunu.

Kimi “Öldü; öldü. Ben biliyorum”, kimi de “Kayboldu; kaybolmuş galiba ” der, ama kimse sormaya cesaret edemez Nine’ye.

Bir gün biri soracak olmuş; Nineciğin gözlerinden seller gibi yaşlar akmış akmış da hiçbir şey söylememiş.

Yalnız Çoban Ali onun “Ah onlar gelmeden her şey ne kadar güzeldi! Herkes ne kadar mutluydu! ” dediğini duymuştu çoğu kez.

“Kimler nine? Kimler geldi buraya?” diyecek olsa Çoban Ali, “Hiç, hiç kimse. Sen bana bakma oğulcuğum. Kendi kendine konuşan bir ihtiyarım işte ben ” der, geçiştirirdi Senem Nine.

Çoban Ali bir yandan kavalını çaldı, bir yandan bunları geçirdi aklından. “Zavallı Senem Nine!” diye mırıldandı.

Ak Benekli Çoban Ali’nin üzüldüğünü anladı. Yanına gelip başını onun dizlerine dayadı. Çoban Ali sevdi, okşadı Ak Benekli’yi.

Güneş iyice yükseldi. Öğle oldu. Çoban Ali’nin karnı acıktı. Yerinden doğruldu. İki elinin işaret parmaklarını ağzına götürdü, keskin bir ıslık çaldı. Bunun üzerine bütün koyunlar toplaştılar, meleştiler. Çıngırak sesleri birbirine karıştı.

Senem Nine kulübesinden çıktı. Elini salladı.

- Çoban Ali; gel; taze çörek yaptım.

Çoban Ali sevincinden iki kez takla attı.

- Yaşşaa nineciğim!

Nine iki büklüm, Çoban Ali’ye hizmet ediyordu. Çörekler getirdi, ayran yaptı.

Ali ağzını çöreklerle doldurdu. Ak Benekli’yi de yanına çağırdı.

Senem Nine onların karşısına geçti, oturdu. Gözlerinden iki damla yaş aktı.

- Hey Çoban Ali! Oğulcuğum. Torunum da yaşasaydı, senin kadar olacaktı. Ah onlar gelmeseydi, o adamlar..! Her şey ne güzeldi!..

Çoban Ali yerinden ok gibi fırladı :

- Söyle nineciğim. Söyle, kimler geldi? Hangi adamlar? Ne olur anlat nine! Torununa ne oldu?

Ali böyle haykırırken Senem Nine’nin dizlerine kapanmış, sımsıkı onun ellerinden tutuyordu.

Senem Nine ağlıyor, bir yandan da Çoban Ali’nin saçlarını okşuyordu.

- Peki Çoban Ali. Anlatacağım oğulcuğum.

Ali ninenin yanına çöktü. Ak Benekli sanki olağanüstü bir şeyler olduğunu anlamış gibi bir nineye, bir Çoban Ali’ye bakıyordu. Çoban Ali Ak Benekli’yi çekti, kucağına oturttu.

Nine bir eliyle gözyaşlarını sildi. Başını kaldırdı. Dere boyunun iki yanını gözleriyle uzun uzun taradı.

- Çoban Ali, şuraları görüyor musun?

İşaret parmağıyla ta uzakları gösterdi. Yine devam etti:

- İşte buraları bir zamanlar yemyeşil ormandı. Çamı, kavağı, meşesi; ne ağaçlardı onlar! Dallarında cıvıl cıvıl kuşlar öterdi… Gölgelerinde köylüler serinlerdi. Mis gibi havasını ciğerlerimize doldururduk. Kuraklık nedir bilmezdik. Bereketli yağmurlar yağardı hep. Kışın kar yağıp da ilkbaharda erimeye başlayınca dere dolup taşardı. Ama o güzelim ağaçlar bizleri selden korurdu.

Çoban Ali merakla sordu:

- Eee nineciğim, ne oldu o güzelim ağaçlara?

Senem Nine hırsla kalktı. Bir elini yukarı kaldırıp yumruğunu sıktı:

- Onlar geldiler, o baltalı adamlar Çoban Ali. Yıktylar, devirdiler ağaçlarımızı. Söktüler köklerinden. Sanki canlarımızı da aldılar gittiler. O gün bu gündür bu toprak çorak, bu toprak kurak…

Çoban Ali yine sordu :

- Torununa ne oldu nine?

Senem Nine yine çöktü yere. Başını iki yana salladı. Kısık bir sesle:

- O kış çok kar yağdı Ali buralara, dedi. İlkbahar geldi. Dağlardaki tepelerdeki karlar başladı erimeye. Bu dere doldukça doldu. Doldu da taştı. Sel bastı her yeri. İşte benim minik torunumu da o sel aldı gitti… Gidiş o gidiş…

Çoban Ali’nin gözleri kocaman açılmış, rengi sapsarı olmuştu. Sanki bir şeylerden korumak istiyormuş gibi Ak Benekli’yi sımsıkı sardı, göğsüne bastırdı. Göz pınarlarından damla damla yaşlar yanaklarına süzülüyordu. “Nineciğim, zavallı nineciğim benim!” dedi.

Senem Nine çocuğu üzdüğünü anlayıp gülümsemeye çalıştı. “Hadi Çoban Ali, kalk. Derle toparla sürünü . Seni üzdüm oğulcuğum ” dedi.

Çoban Ali bu günden sonra Senem Nine’nin anlattıklarını hiç unutmadı. Günler, geceler boyu hep düşündü durdu.

Yaz bitti; sonbahar geçti; kış geldi. Lapa lapa kar yağdı. Öyle yağdı ki Çoban Ali günlerce sürüsünü çıkarıp otlatamadı. Yalnızca Ak Benekli’yi yanından hiç ayırmadı.

Bazı geceler Çoban Ali neşelenir, ocağın karşısına geçer, kavalını çalardı. Ak Benekli o zaman zıplar da zıplar, onun neşesine katılırdı. Ali’nin canı bir şeye sıkılacak olsa Ak Benekli de hüzünlenirdi. Böyle kuvvetli bir dostluk vardı aralarında.

Günler, geceler geçti. İlkbahar geldi. Çoban Ali sevindi. Ak Benekli zıplayıp dans etmeye başladı. Sürü indi dere boyuna. Meleştiler, otladılar. Senem Nine onları gördü; seslendi :

- Çoban Ali… gel, çörek yaptım.

Sarıldılar, nineyle öpüştüler.

Nine “Ak Benekli görmeyeli ne kadar büyümüş! dedi.

Güneş parlıyor, karları eritiyordu. Dere coştukça coşuyordu.

Ertesi gün Çoban Ali yine sürüsünü otlatıyordu. Öğle vakti yaklaştı. Senem Nine’nin kulübesinin kapısı hala açılmamıştı.

Çoban Ali merakla koştu. Kapıyı çaldı.

- Nine; benim. Çoban Ali. Aç kapıyı.

Biraz sonra nine kapıyı açtı. Yüzü solgun, sapsarıydı. Gözlerinde korku vardı.

- Ne oldu nineciğim, hasta mısın?

Nine Çoban Ali’nin üzerinden dereye doğru baktı. “Korkuyorum Çoban Ali; korkuyorum!” dedi.

- Neden nine?

- Dere hoşuma gitmiyor. Taşacak gibi. Yine felaket getirecek gibi.

Çoban Ali geriye döndü. Dere gürültülü sesler çıkarıyor, taştıkça taşıyordu. Korkuyla yanına baktı. Ak Benekli yoktu. Koşarak sürünün yanına geldi. “Ak Benekli neredesin? ” diye bağırdı.

Zavallı hayvanlar derenin sesinden ürkmüşler, taşan sulardan korunmak için bir oaraya bir buraya kaçışıyorlardı.

Çoban Ali yine seslendi: Ak Benekli ! Ak benekli!

Kavalını çıkardı, çaldı Ak Benekli duyar da gelir diye. Ama ne gelen vardı ne giden. Zaten suyun sesi yükselmiş, hiçbir şey duyulmaz olmuştu.

Senem Nine de kulübesinden çıktı; Ali’nin yanına geldi. “Çoban Ali, durma buralarda. Kaç, sürünü kurtar. Sel başladı ” diyordu. Bir yandan da “Ah yine o felaket!” diye ağlıyordu.

Çoban Ali durmadı, koştu. Dere boyu sulara bata çıka koştu. Hem koşuyor hem sesleniyordu:

- Ak Benekli, Ak Benekli! Ak Benekli!

O da sulara daldı. Kayboldu gitti ta ki aşağı köylüler onu bulup kurtarana dek.

Ak Benekli’yi sel alıp götürmüştü. O günden sonra Çoban Ali’nin yüzü hiç gülmedi. Her gün dere boyuna inip “Ak Benekli! Ak Benekli!” diye ağladı.

Yaz geldi, sular çekildi. Çoban Ali yine dere boyuna inmiş ağlıyordu.

- Ak Benekli nerdesin?

Omuzuna biri dokundu. Çoban Ali sıçradı, döndü. Senem Nine’yi gördü.

Senem Nine “Yas tutmayı bırak Çoban Ali. Ağlamakla Ak Benekli’yi geri getiremezsin ” dedi.

“Ne yapabilirim nine ?” diye ağlamaya devam etti çocuk.

- Çok şeyler yapabilirsin. Çok şeyler yapabiliriz Çoban Ali, diye bağırdı nine. Ağaç dikeriz, yeniden ağaçlandırırız buraları. Yemyeşil orman olur zamanla. Eskisi gibi cıvıl cıvıl kuşlar öter dallarında o güzelim ağaçların. Ötmez mi Çoban Ali?

Çoban Ali kalktı.

Gözyaşlarını siliyor, bağırıyordu . “Öter nineciğim, öter nineciğim ” diyordu.

Şimdi aradan uzun yıllar geçti. Dere boyu yine eskisi gibi ağaçlık, yemyeşil orman oldu. Kuşlar cıvıl cıvıl. Havası mis gibi.

Kimin yolu düşerse, gitsin baksın. Çoban Ali ile Senem Nine’nin kulübesi hâlâ orada duruyor.

Hatta bazıları Aka Benekli’nin de meleyişini duyar gibi olduklarını söylüyorlar.

Anadolu ve Çin Ressamları

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Anadolu ve Çin Ressamları

Bir gün Çinliler resimde daha usta olduklarını iddia etmişler. Anadolulular da “Bunda biz daha kuvvetliyiz ” demişler.

Devrin padişahı “Hanginizin daha usta olduğunu anlamak için imtihan etmek gerek” demiş.

Çinliler ve Anadolulular hazırlanmışlar. Anadolulular daha ustaymışlar.

Çinliler “Birer odaya girip ayrı ayrı resim yapalım ” demişler.

Arasında perde olan karşılıklı iki oda varmış. Birine Çinliler, diğerine de Anadolulular çalışmak üzere geçmişler.

Çinliler padişahtan yüz renk boya istemişler. İstenilen boyalar verilmiş onlara.

Anadolulu ressamlar “Ne boya ne renk ister. Bunlar pas gidermeye yarar ” demişler. Kapıyı kapayıp perde ötesinden odayı cilalamış, bir güzel parlatmışlar.

Çinliler işlerini bitirmişler. Artık açıkça övünüyorlarmış.

Padişah gelip Çinlilerin yaptıklarını görünce aklı başından gitmiş; hayretler içinde kalmış. Sonra Anadoluluların tarafına dönmüş. Aradaki perdeyi kaldırmışlar ki bir de ne görsünler? Karşı odadaki güzel resimler olduğu gibi karşıdaki cilalı duvara yansımış. Resimler daha da güzel görünüyormuş.

Bunun üzerine padişah “Çinlilerin resimleri çok güzel ama şu duvardaki resimler çok daha güzel!” demiş.

Yazar: Mesnevî

Alakarga

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Alakarga

Bir alakarga varmış. Öteki alakargaların hepsinden daha büyükmüş. Onun için kendini çok beğenip hepsini de hor görmeye başlamış. Karakargaların arasına gitmiş. Onlarla oturmak istemiş. Ama karakargalar “Senin şeklini de sesini de beğenmedik ” demişler. Sonra da kovmuşlar.

Dönüşte alakarga güvercinlere rastlamış. Onlara imrenip “Ben de güvercinim” diye aralarına girmiş.

İlk günler hiç ötmemiş. Güvercinler de ne bilsinler. Onu da kendilerinden sanıp ses çıkarmamışlar. Ama bir gün alakarga yanılmış. Bir bağırayım demiş. O zaman hilesi meydana çıkmış.

Güvercinler “Güvercinin böyle bağıranı olmaz ” deyip alakargayı kovmuşlar.

Alakarga ne yapsın? Yine alakargaların arasına dönmüş. Bu kez de onlar istememiş.

- Sen bir kez bizleri hor gördün. Artık burada sana yer yok, demişler.

Böylece alakarga hem güvercinlerin yeminden olmuş, hem de kendi arkadaşlarından.

O günden beri alakarga kimseyi hor görmemiş.

Alakarga ile Kuşlar

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Alakarga ile Kuşlar

Ormanlar kralı arslan kuşların da bir kralı olsun istemiş. Bir gün bütün kuşları karşısına çağırmış. “İçinizden en güzelini seçin; size kral olsun” demiş.

Bunu duyan kuşlar su başına gitmişler. Güzelleşmek için yıkanmışlar, taranmışlar. Ama alakarga ne kadar yıkansa, ne kadar taransa yine de güzelleşemeyeceğini anlamış. Hemen bir kurnazlık düşünüp öteki kuşlardan düşen tüyleri toplamış. Sonra hepsini birer birer başına, sırtına, bacaklarına takmış.

Kuşların kral seçecekleri gün gelip çatmış. Hepsi arslanın huzuruna gitmişler. Alakarga durur mu? O da varmış arslanın karşısına. Arslan kuşlara uzun uzun bakmış. Alakargayı göstererek “Doğrusu en güzeliniz bu. Ben size onu kral yapacağım” demiş.

Kuşlar bunu duyunca alakarganın üstüne atılmışlar. Her biri kendi tüyünü bulup geri almış. Alakarga yine alakarga kalmış. Hilesi meydana çıkınca da çok utanmış.

Arslan, Kurt ve Tilki

Pazartesi, 06 Ağustos 2007

Arslan, Kurt ve Tilki -

Bir gün ormanlar kralı arslan hastalanmış. Bütün hayvanlar birer birer gelip arslanın hatırını sormuşlar. Kurt bu fırsatı kaçırır mı? Hemen arslanın yanına koşup tilkiyi kötülemeye başlamış :

- Sen hepimizin kralısın. Oysa tilkinin sana saygısı bile yok. Gelip hatırını bile sormadı.

Bu sırada tilki de kapıdan kurdun dediklerini işitmiş. Arslan tilkiyi görünce çok kızmış. Öyle bir kükremiş ki yer gök titremiş. Ama kurnaz tilki hemen arslana dil dökmeye başlamış:

- Sevgili kralım. Hepsi sana hatır sormaya gelmiş ama bir tanesi de seni iyileştirmeye çalışmış mı? Ben gelmedim. Çünkü kapı kapı dolaşıp derdine çare arıyordum.

Bunu duyan arslanın gözleri parlamış:

- Peki çare buldun mu? diye sormuş.

Kurnaz tilki gülmüş:

- Çare, bir kurdu diri diri yüzüp postuna bürünmekmiş. Doktor öyle söylüyor.

Arslan bunu duyar da hiç durur mu? Hemen kurdun derisini yüzmüş, postuna sarınmış.

Tilki kurdun başına giderek “Başkalarına tuzak kurmaya kalkan, o tuzağa kendi düşer” demiş.